FAİLİ MEÇHUL İNTİHAR
"Faili meçhul intihar" imgesini benden iki sene önce bulan şair Ahmet
Erhan'a..."
faili meçhul bir intiharda
meçhule kaçandım:
bir kaaatil!
tanrının siktirettiği yerlerde
peygamber peygamber dolaşan;
etrafa deli bakışlar saçandım!
faili meçhul bir intiharda
arta kalandım:
bir ayyaş!
polisten kaçarken
bir muhbirin
evinde saklandım!
faili meçhul bir intiharda
bir meçhul 3. şahıs:
meçhul eşkali
tüm karakollara dağıtılmış bir aranandım!
gündüzün gölgesi
bir gecede,
kendim denen
o meçhule yakalandım!
fail
-AĞLARA TAKILAN BİR
YÜREĞİN "PES!" HÂLİNE DÂİR HİKÂYAT-
can abdurrahman'a ve yaşmağa...
bırakılmış bir gölün
dalgınlığında yüzüyor yüzün
ve
bir çöl gülü misali
imge imge çekiyoruz bu yüreği ağlardan
I.
"hiçbir şey sağlam değil bu şehirde" diyor kadın
"ne ev, ne arkadaş, ne sevgili"
"hiçbir şey yok bu şehirde bana doğal olan, bana doğan!"
adam,
"sol anahtarının ilk notasıyla başlayamadığından, yapay" diyor
kadın, başı avuçlarının koynunda
sol anahtarını düşünüyor
ve kuşlar sol anahtarında düşünerek gölgelerini
akıyorlar, başının üstünden
"do, paspasın altında" diye fısıldıyor adam.
kadın "do"yu düşünüyor
başı avuçlarının oyununda
-kadın doğru düşünüyor-
alıyor paspasın altında paslanmış,
pes'leşmiş "do"yu
doooruluyor
"do" diyor kadın
bir ince, bir kalın
kapı, bir satırlık müzikle doğruluyor
ve kuşlar sol anahtarında bekleyerek gölgelerini
bakıyorlar kaçkere, kapının üstünden
kitliyor kapıyı kadın ardından
soyunuyor anahtarın rotasını
daha ilk notasından:
"ben hiç küsmeyen biriyim,
açıklamasız gitmeyen bir de..."
bir an'ı anlıyor adam.
"bir an" damlıyor:
dans başlıyor.
II.
adam bahsediyor,
saati zamana durmuş
saat kadına erken
adam zamana geç
(y)amaçsız rüzGAR'larda
yatıp kalktığından
gidip geldiğinden
UUUU'ldayıp durduuuundan bahsediyor adam
yüzükçü dükkânlarında unuttuğu dileklerden
aysberglerinin suyun dibindeki sıcak parçalarından
dışındaki yarım resminin, içindeki yarım sesi nasıl tamamladığından
tıp tıp çarpan posta kutularından bahsediyor
postacıya hep beş kalan saatlerden bir de...
-ayağına basıyor kadının farketmeden, adam-
kadın,
dalmalara dinleniyor
kâh kahverengi
kâh "ve" rengi oluyor
"ulan!" diyor kadın adama
"ulan!"
ulanıyor adam
-kadın, utanıveriyor ayağının acısını-
kumral bir gece serpiliyor
etten, kemikten ve cünüpten tenlere
rüyalar göle duruyor abdestsiz
binbir günaha kumral, gece
"biz meyk kreyzi" diyor cennet papağanı, yılana
rüyalar satene duruyor
saten elmaya
etkem ve etken!
"unutmak bir uyku hâli" diyor rüya, kâbusa
etken ve etkem!
"hayir uyku hâli bir unutmaktır asıl" diye sayıklıyor kâbus
hafıza çekimsizleşiyor
bir kedinin dört ayağı üzerine
çelimsizleşiyor
istihareye yatıyor kâbus
ve geceye rüya
gece, göle dalıyor
göl geceliyor
gölgeceliyor kadının yüzüne
yüreğini adam,
bir dilden bir döle
gece gölü döllüyor.
KULAĞI KESİK
acaba
hiç bahsetmiş midir,
kırmızı tuvalet kâğıtlarına
silinen aşklardan
gözleri pırıl pırıl
yüreği paslı
döner kapı?
ya da haberdar mıdır
nükleer başlıklı füzelerin
başına kazılmış kalpten adamdan
çalıntı bahçe cüceleri
kolleksiyoncusu?
sade ben değilim burada,
yaşam denilen
o cevapsız saçma sorudan ilk bahseden
eminim
eski kulağı kesiklerden
van gogh da bilirdi bunu...
YANGINDA KURTARILACAK BİR ADET HAYAT
"devasa pırlantadan yapılmış takılası zor büyük ve kıymetli bir heykel gibi,
hayat!"
bir yangına...
yangın yeri bir şehirdendi:
kimliği, sürücü ehliyeti,
banka kartları, pasaportu...
neşesi,
bilânço defterlerinin
keder hanesinden
borca batık;
teni,
neşe evinden
alacaklı...
birinci derecede yanıkları
ten beyazına dövmeliydi,
diğer ikisi ve mansiyonlar
yüreğinin tenine gömmeli...
"gözlerimi bana bakanlara
ödünç verseydim eğer
kaçı bana bakmaya devam edebilir,
kaçı gördüğünü görmeye tahammül edebilirdi"
diye kavruluyordu
adımlarını ürkekçe sıkıştırırken,
bir mum damlası büyüklüğündeydi gözbebekleri
sözbebekleri bir mum alevi küçüklüğünde...
gözlerini gözlerine müsaade ettikleri,
bir mağmanın muammasında
küllenmiş bakışlarını arıyorlardı
dizleri üstü çökmüş
kimi haç çıkarmış
kimi bir sûrenin âyetlerinde
o muammanın mağmasına bulanmış
teni bedenine ağırlık teşkil eden,
gördükleri, gözlerinden yorgun,
o muammanın mağarasında
cehennem cehennem cennet'in büyüsünü içen,
kendini dokunmalardan kurtaran, kaçıran
dokunmalara unutan, bırakan
dokunmalarda yakan, yıkayan
dokunmalar ile var
dokunmaları ile yok sayan
kendi yangınında,
diğerlerinin beş vakit hâlinin,
yangınından bulaşmış
yangınına ağlayan
söyler misin:
hangi şehirde oldugumuzun ne önemi var ki!
her şehir kendi yangınını öğütlerken sana,
ve her yangını dişlerimle öğütürken ben!
CENDERE
kanıyordum!
kıpkırmızı!
masmavi!
yemyeşil!
gökkuşağının bilumum renklerinde
kanıyordum!
denizin tuzlu ateşinde
güneşin o sapsarı tadında!
kanıyordum!
sismograflar telef oluyordu
içimdeki depremlerde
-kimbilir kaç rihter ölçeğindeki-
kanıyordum!
iflâh kesen sorgularda
kanıyordum!
sorgulanan ben!
sorgulayan ben!
sorgunun
sorguya yabancılaşmış
3. şahsı:
bozacının yalanbilmez şahidi şıracı ben!
kanıyordum!
kâbusların cenderesinde
günlüklerin duvarlarında!
ben'imin püsküllü belâsı
ben'imin günah keçisi
ben!
kanayan ben!
kanatan ben!
bir tırnağın
etine batışındaki
o umursamaz acıca
kanıyordum!
tırnak ben!
et ben!
bir tek yaş dahi düşmeden
gözlerimden
kanıyordum!
-yıkılmış bir barajın
öksüz ve yetim suları gibi-
ağlamayan ben!
ağlatan ben!
bir kedinin
bir fareyle
oynadığının
acımasızlığınca
kanıyordum!
kedi ben!
fare ben!
kendini
kendi içindeki
mahzenlere hapsettiğince
ve
kendinin başında
dikildiğince
kanayan ben!
mahpus ben!
gardiyan ben!
geride kalanların
iadesiz taahhütlü gönderdikleri
o pulsuz mektubun yolculuğunca
kanayan ben!
hem zarf ben!
hem mektup ben!
tabut ben!
ceset ben!
YÜREK ÇEKİMİ
yüreğim (s)ağır bugün:
hafızasını kaybetmiş, arterler!
atar, toplar olmuş
toplar, atar!
yüreğim (b)ağır bugün:
bir el bombasının
pimine sarılmış eli
engelleyen el gibi
yüreğim (ç)ağır bugün:
sakin,
sessiz,
dağınık
yüreğim ağır bugün:
kanunsuz çalan müziğinde çekiminin,
bir göle düşen taşın hafifliğinde
sevişiyor düşüşüyle
yüreğim yürek bugün!
ÇAPAK
tanrılaşmış gözlerle bakıyordu öylece
çapaksız ve tanrılaşmış gözlerle
bir yıldız aktı gökyüzünde
gökyüzü simsiyahtı
o bembeyaz minik gözlerini bir kenara bırakırsak
bir dilek aktı gökyüzüme
gökyüzüm bembeyazdı
o simsiyah devasa gözlerimi bir kenara bırakırsak
tanrılaşmış gözlerle bakıyordu
çapaksız ve tanrılaşmış gözlerle
bakışları pasaportsuz geçti kayıtlarıma
bakışları kayıtsızdı
haberler, haberler, haberler
okunuyordu televizyonlarda
haberlerden habersizdim
bir tek tanrılaşmış gözlerden haberliydim
tanrılaşmış gözlerle bakıyordu
çapaksız ve tanrılaşmış gözlerle
gözlerini okumaya çalıştım bir an
gözleri sisliydi
tanrıdağı gibi sisli
elinizi uzatsanız ileriye doğru
elinizi göremezdiniz
tanrılaşmış gözlerle bakıyordu
çapaksız ve tanrılaşmış gözlerle
bir gözü diğerinin gölgesiydi sanki
nereye gitse onu takip ediyordu
nereye gittiğini bilmeyen sisli ve puslu bir gözü
bazen o bir göz
diğerini itekliyordu öte tarafa doğru
tanrılaşmış gözlerle bakıyordu öylece
çapaksız ve tanrılaşmış gözlerle
nedenlerle uğraşmayan tanrılaşmış gözlerle
herşeyi bulabilirdiniz o tanrılaşmış gözlerde
romeo ve juliette'i, o otobüs şoförünü, o otobüsü,
necla teyze'yi, radyoda çalan istek "sıradaki" parçayı,
kestiğiniz tırnakları, yirmilik dişinizi, dokuzyüzkırkbeşi,
asker postallarını, postal askerleri, vs.'yi, vd.'ni bulabilirdiniz.
tanrılaşmış gözlerle bakıyordu öylece
çapaksız ve tanrılaşmış gözlerle
gözlerim, burnum, kulaklarım;
suretim eriyordu bakışlarında
bilmemkaç santigrat ya da fahrenhayt derecede
tanrılaşmış gözlerle bakıyordu
çapaksız ve tanrılaşmış gözlerle
bir çift göz ancak bu kadar tanrılaşabilirdi herhalde
beş asırlık ulu çınarların uğultularına
ancak böylesine tanrılaşmış gözlerde dokunabilirdiniz
beş asırlık ulu çınarların uğultusu
kulaklarınız kaldıramayabilirdi böylesine ululaşmış sesleri
ses denebilir miydi buna
hem bir fısıltı, hem bir çığlık
hem bir gözdağı, hem bir davet
tanrılaşmış gözlerle bakıyordu
çapaksız ve tanrılaşmış gözlerle
uçurtmasız gökyüzünde
uçurtmalar uçurabilecek kadar kudretli tanrılaşmış gözlerle
sadece bakıyordu o kadar
ne en ufak bir ses, ne bir hareket
yalın ve yakıcı
çığlıklardan oluşmuş bir örgünün dokusu kadar yoğun
tanrılaşmış gözlerle bakıyordu
yitik canların peşisıra giden bir keman sesine bakar gibiydi
-keman sesinin tanrının sesi olduğunu biliyor muydunuz
bana da bir kemancı söylemişti-
yitik canların peşisıra giden bir keman sesine bakar gibiydi
çapaksız ve tanrılaşmış gözlerle
tanrılaşmış gözlerle bakıyordu
tanrılaşmış gözlerle öylece
çapaksız ve tanrılaşmış gözlerle
belki hiçbirşeye bakmıyordu
hiçbirşey görmediği gibi
herşeye baktığını aynı anda
ama aynı anda
herşeyi gördüğünü zannederdiniz
büyülenmiş bir şekilde bekliyorduk
kitlenmiş umarsız gözlerimizle
ne istese yaptırabilirdi
bir kımıltısı yeterdi belki de bakışlarının
öylece bakıyordu
çapaksız ve tanrılaşmış gözlerle
varlıklarımızı hiçe indirgecesine
ya da yükseltgercesine, bilmiyorum
bakıyordu
ölen birinin
o son anda baktığı kadar tanrısaldı bakışları
yorulmakbilmez tanrılaşmış gözlerle bakıyordu
öylesine çapaksız
öylesine tanrılaşmış gözlerle
bir yumruk
nasıl avucuna alır ve sıkarsa
öylesine sıkan tanrılaşmış gözlerle sarıyordu beynimizi
bir yumruk
öylesine bir yumruk işte
ama böylesine tanrılaşmış bir yumruk
boğazınızdaki bir yanma bir tıkanma gibi
işte öylesine bir yumruk
can acıtan bir yumruk
bir çift bakış
bir yumruk gibi
böylesine bakardı işte
öylesine çapaksız
öylesine tanrılaşmış
ambulanslar geçiyordu
yüklerini iyice tutmuş
sirenler, sirenler, sirenler
öylesine asap bozucu
insanı,
ambulansın yükü
olduğuna inandıracak kadar
asap bozucu
tanrılaşmış gözlerle
sirenlerle alâkadar olmayacak
kadar kayıtsız
tanrılaşmış gözlerle
çapaksız
öylece bakıyordu
kalbim sıkışıyordu
korku eyerini yüklemeye başlamıştı sırtıma
(çapaksız ve tanrılaşmış gözlerle
öylece...)
korku!
insan neden korkardı ki
neden korkardı
(öylesine tanrılaşmış...)
neden kalbim böylesine umarsız sıkışıyordu!
(öylesine çapaksız...)
neden çöreklenirdi
yumuşacık bir mindere oturmanın rahatlığıyla?!
tanrılaşmış gözlerle bakıyordu
çapaksız,
çapaksızlığınca tanrılaşmış gözlerle
öylece
anbean değişen tanrılaşmış gözlerle
tanrılaşmış kocaman gözlerle
çapaksız kocaman gözlerle
(sanki bir saniye önce
bir yıldız akmamış gibiydi gökyüzünde
bir dilek akmamış gibiydi gökyüzümde)
öylesine bakıyordu
anbean değişen tanrılaşmış gözlerle
anbean büyüyüp küçülen gözbebeklerinden
sızanları biriktirseniz
birbirine bağlar
ve gökyüzüne bir merdiven kurardınız
o korkunç
o kocaman
o tanrılaşmış gözlerden
tanrılaşmış gözlerle bakıyordu
kırar gibi tüm kapıları
sert
ama şefkatli bir dokunuş kadar yumuşak
aynı zamanda
işte öylesine tanrılaşmış
bir çift patlamaya hazır saatli bomba gibiydi
gözbebekleri
öylesine patlamaya hazır
patlamadan patlamış gibi duran
alev alev
bir çift alevden top gibiydi gözleri
yanan ve yakan
bakarken o gözlere eliniz yanardı
elimin yandığı gibi
böylesine somut, böylesine gerçek
böylesine çapaksız
düşlerle, hayallerle, umutlarla bezeli
yaralarla, acılarla, kayıtsızlıklarla bereli
tanrılaşmış gözlerle bakıyordu
tanrılaşmış gözlerle
tanrılaşmış...
öylece bakıyordu
çapaksız...