CANIM SIKINTI SINIRI
Aydınlıkta köhneliği belirginleşen ve kentte ve konutta hiçbir
şey neyse ben oyum. Öylesine bağsız ve yeğniyim ki bu hafifliğin
şiddetinin bedelini bir gün öderim diye düşünüyordum. Sanki varoluş
beni cezalandırmak ister gibi; yoğunluğundan bana düşen payını
benden geri alarak bu yoğunluğa, olur olmadık herkese ve herşeye
fazlasıyla katlayarak sunuyor.
Ülkem yok, cinsim yok, soyum yok, ırkım yok; ve bunlara malettirici
biricik güç, inancım yok. Hiçlik tanrısının kayrasıyla kutsanmış ben
yalnızca buna inanabilirim, ben. Yere göğe zamana denize kayalara
ve kuşlara da dokunan aynı tanrı değil mi! Bu kutla tanrının
yönetkenliğinde, olmayan ellerimle bir yok-tanrı'yı tutuyor ve
ölçüyorum yokluğun ağırlığını. Kefe'lerinden birine onun oylumu
pekala sığıyor, diğerine duygular, duyumlar ve düşünceler yığılıyor,
işte yetkin eşitlik... her gün her gece bu eşitliğin bilgisiyle geçiyor.
Bir eskiciden alınmış bu teraziyi birgün başka bir eskiciye
vereceğim. o gün, tozanlarım her bir yana dağılıp toprağın suyun
ölümsüzlüğüne eklemlenecekler ve ben özgürleşeceğim.
DÜŞÜ NE BİLİYORUM
Kimdi o kedi, zamanın
eşyayı örseleyen korkusunda
eğerek kuşları yemlerine,
bana ve suçlarıma dolanan?
Gök kaçınca üzerimizden ve
yıldız dengi çözüldüğünde
neydi yaklaşan
yanan yatağından aslanlar geçirmiş
ve gömütünün kapağı hep açık olana?
Yedi tül ardında yazgı uşağı,
görüldüğünde tek boyutlu düzlüktür o
ve bağlanmıştır körler
örümcek salyası kablolarla birbirine
sevişirken,
iskeletin sevincini aklın yangınına
döndüren. fil kuyruğu gerdanlıklarla.
Yine de, o, zaman kedisi
pençesi ensemde, üzünç kemiğimden
çekerken beni kendi göğüne,
bir kahkaha bölüyor dokusunu
düşler maketinin
uyanıyorum küstah sözcüklerle:
Ey, iki adımlık yerküre
senin bütün arka bahçelerini
gördüm ben!